SO, WHAT IS SPACE AND SPATIAL PERCEPTIONS?

Our awareness of the place begins to increase as soon as we start thinking about it. As soon as we hear the word place, wherever we are, it becomes visible to us. The walls around us, the desk where we sit, the ones on the table, and every detail that surrounds us that we forget about its existence suddenly increase its prominence. Any stimulus evokes vital events stored in our memory about space.

For this reason, we cannot describe space as just a physical environment. All information about it also points to a conceptual world of opinion. We position and make sense of space at a point between our life and our mind. People’s motive for this meaning dates back to periods when they could not yet build a structure even in its most primitive form. People living in caves or rock cavities have expressed their way of perceiving the world, their way of life with murals, and personalized the space.

At a time when everything was explained by mathematics, Plato defined space as a container-independent of the elements within it (absolute space understanding). Over time, as developments in philosophy and physics affect each other, periods that center human measure and experience have been passed. Aristotle’s: “space is space shaped by beings interacting with each other.” and Einstein’s theory of relativity underlines:” the definition of reality cannot be made independently of the relationship of units to each other.” his opinion supported each other. Heidegger was one of those who saw space as a place of interaction and experience. He opposed dimensional space with the concept of “place”. According to his opinion, places cannot be explained by a dead concept such as location, it is associated with human existence, and it represents a form of rooting.

According to these and similar views, space is much more than the volumes that meet the need for protection and housing. Space is a formation that changes with human interaction, develops, transforms a person with it, and is full of representations of this entire process. What representations it contains depends on the understanding that the system that produces the space installs on it. Finding a sense of belonging and a defined sheltered space is as old as human history.

At the same time, the concept of space has been perceived in different ways in different geographies, different cultures, for different reasons throughout history, and thus so many different spaces have been created from each other. Architecture has also been a document of this creation with its good or bad examples.

All spatial creations are formed primarily by the circumference of a subject. As a subject in any museum/exhibition is a work, a note in music, a word in literature, and the subject of space and architecture is a person. In other words, to be able to talk about space, we need the person who is its subject and that subject to perceive and feel space. The perception here is defined as the act of acquiring information from the environment through the senses (Göler,2009.).

In the relationship between body and space, especially the role of the sense of sight is very important. When describing an object, place, or person, we first start with visual features. We act as if we have reduced our environment to a visual dimension. “Humans are optical creatures that are not as affected by any stimuli like the light,” Goethe said. But the more this perception appeals to our senses, the more our relationship with space increases. For example, odors that integrate with our perception of space, such as the soap-smelling steam of laundromats, the smell of soot, the smell of humidity of basements, the smell of kitchens, and the beautiful smells of gardens, allow us to guess about the space, even if we do not see it. In the same way, stimuli that activate our senses of touch and hearing, such as traffic noise, the sound of music, a step threw from a concrete sidewalk to the ground, a sitting wooden bench or a soft-textured comfortable chair, evoke memories, details that we encode into our memory about the place we are in. In this way, the smell of coffee that we get when we pass in front of a cafe brings the sound of a friend to us, a little traffic sound brings to life the boring roads, the signs that we are used to seeing, the familiar streets of our neighborhood make us feel at home.

So why is this relationship we have with places so important?

Because our actions need space to take place. Schulz says we can accept this as our existential basis: “situations and actions happen through the phenomenon of ‘place’, in other words, ‘take place’. This, in turn, reveals space as our ‘existential basis’.” (Norberg-Schulz, 1980.)

“The formation of human identity as an individual or community is closely related to the concept of belonging to a place. Because a person, if he does not belong anywhere, cannot be a citizen of the world and gain an identity by living independently of the environment.” (Schulz, 2000.)

From the early ages to the present, the space that we associate with our existence and identity has been a space where we convey all the forms of thought that we have. It is because of this that the most important endeavor for every society throughout the history of architecture is the “house”.

Houses are not only physical but also psychological shelters. Space is a whole of relationships. Space itself, its content, outside i.e. walls, layers, user, lighting, symbols, smells, etc. it is the order of possibilities that everything you can think of can coexist.  “A defined space” and its comprehensibility (Rasmussen). The material expression of this defined space is architecture. Developments in architecture arise from the uncertainty of relations and tensions between space and man. Spatial organizations are created for the needs of people. They’re not meant to look outside, they’re meant to live inside. So, “Space within becomes the reality of the building.” F.L.Wright says. The expectation in the perceptual relationship that architects establish with space is linked to the act of directing the attention of the perceiver, and the user’s perception, from their participation in the space, takes voluntary or involuntary action. Because space is based on perceptions and can be resolved according to experiences.

Because of this, as humanity continues to exist, the meanings that it imposes on spaces, their representations, and the possibilities of infinite creation will continue.

(Turkish Below :))

NEDİR BU MEKAN VE MEKAN ALGISI?

Mekâna dair farkındalığımız onu düşünmeye başladığımız anda artmaya başlar. Mekân kelimesini duyar duymaz o an bulunduğumuz yer her neresi ise bizim için görünür hale gelir. Etrafımızdaki duvarlar, oturduğumuz çalışma masası, masanın üzerindekiler ve çevremizi saran, varlığını unuttuğumuz her detay bir anda belirginliğini arttırır. Herhangi bir uyaran belleğimizde depolanmış olan mekân ve yaşamsal olaylara çağrışım yapar.

Bu sebeple mekânı sadece fiziksel bir ortam olarak tarif edemeyiz. Ona dair bütün bilgiler aynı zamanda kavramsal bir görüş dünyasına işaret eder. Mekânı yaşantımız ve zihnimiz arasında bir noktada konumlandırır ve anlamlandırırız. İnsanların bu anlamlandırma güdüsü henüz en ilkel haliyle bile bir yapı üretemedikleri dönemlere dayanır. Mağara veya kaya oyuklarında yaşayan insanlar, dünyayı algılama biçimlerini, yaşam şekillerini duvar resimleriyle ifade etmiş ve mekânı kişiselleştirmişlerdir. 

Her şeyin matematikle açıklandığı dönemlerde Platon, mekânı içindeki unsurlardan bağımsız bir kap olarak tanımlamıştı (mutlak mekân anlayışı). Zamanla felsefe ve fizikteki gelişmelerin birbirini etkilemesiyle insan ölçüsünü ve deneyimini merkeze alan dönemlere geçildi. Aristo’nun “Mekân birbirleriyle etkileşime giren varlıkların şekillendirdiği alandır.” görüşü ile Einstein’ın görelilik kuramına göre altını çizdiği “Gerçeklik tanımı birimlerin birbirleriyle ilişkisinden bağımsız yapılamaz.” görüşü birbirini destekledi. Heidegger de mekânı, bir etkileşim ve deneyim yeri olarak görenlerdendi. “Yer” kavramı ile boyutsal mekâna karşı çıkmıştı. Savunduğu görüşe göre; “yer” konum gibi ölü bir kavramla açıklanamaz, insan varlığı ile ilişkilendirilir ve bir kök salma biçimi temsil ederdi.

Bu ve benzeri görüşlere göre mekân, korunma ve barınma ihtiyacını karşılayan hacimlerden çok daha fazlasıdır. Mekân, insan etkileşimi ile değişen, gelişen, insanı da kendisiyle birlikte dönüştüren ve tüm bu sürecin temsilleriyle dolu bir oluşumdur. Ne gibi temsiller barındırdığı, mekânı üreten sistemin ona yüklediği anlama göre değişir. Aidiyet hissi ve tanımlanmış korunaklı bir alan bulmak insanlık tarihi kadar eskidir.

Aynı zamanda mekân kavramı, tarih boyunca farklı coğrafyalarda, farklı kültürlerde, farklı sebeplerle muhtelif şekillerde algılanmış ve bu sayede birbirinden bu kadar farklı mekanlar yaratılabilmiştir. Mimari de iyi veya kötü örnekleriyle bu yaratımın bir belgesi niteliğinde olmuştur.

Bütün mekânsal yaratımlar her şeyden önce bir öznenin çevrelenmesi ile oluşur. Herhangi bir müzede/sergide özne nasıl ki bir eserdir; müzikte nota, edebiyatta sözcüktür, mekânın ve mimarinin de öznesi insandır. Yani mekândan söz edebilmek için onun öznesi olan insana ve bu öznenin mekânı algılamasına, hissetmesine ihtiyacımız vardır. Buradaki algılama, duyular yoluyla çevreden bilgi edinme eylemi olarak tanımlanır (Göler, 2009.). 

Beden-mekân ilişkisinde özellikle görme duyusunun rolü oldukça önemlidir. Herhangi bir nesneyi, mekânı veya kişiyi tarif ederken önce görsel özelliklerden başlarız. Çevremizi de görsel bir boyuta indirgemiş gibi davranır ve tavır alırız. “İnsanlar hiçbir uyarıcıdan ışık kadar etkilenmeyen optik birer yaratıktır.” der Goethe.

Ancak bu algılama ne kadar çok duyumuza hitap ederse mekanla ilişkimiz o denli artar. Örneğin; çamaşırhanelerin sabun kokan buharı, kurum kokusu, bodrum katların rutubet kokusu, mutfak kokusu ve bahçelerin güzel kokuları gibi mekân algımızla bütünleşen kokular, mekânı görmesek de hakkında tahmin yürütmemize olanak tanır. Aynı şekilde dokunma ve işitme duyularımızı harekete geçiren, trafik gürültüsü, müzik sesi, beton kaldırımdan toprağa atılan bir adım, oturulan ahşap bir bank veya yumuşak dokulu rahat bir koltuk gibi uyaranlar da bulunduğumuz mekanla ilgili belleğimize kodladığımız anılara, detaylara çağrışım yapar. Bu sayede bir kafenin önünden geçerken aldığımız kahve kokusu bir arkadaşımızın sesini yanımıza getirir, biraz trafik sesi sıkıcı yolları, görmeye alışık olduğumuz tabelaları gözümüzde canlandırır, mahallemizin tanıdık sokakları eve varışı hissettirir.

Peki mekanlarla kurduğumuz bu ilişki neden bu kadar önemlidir?

Çünkü eylemlerimiz gerçekleşmek için mekâna ihtiyaç duyar. Bunu varoluşsal dayanağımız olarak kabul edebiliriz der Schulz: “Durumlar ve eylemler ‘yer’ fenomeni sayesinde gerçekleşir, diğer bir deyişle ‘yer alır’. Bu da mekânı bizim ‘varoluşsal dayanağımız’ olarak açığa çıkarır.” (Norberg-Schulz, 1980.)

“Birey veya topluluk olarak insan kimliğinin oluşması, bir yere ait olma kavramıyla yakından ilgilidir. Çünkü insan, hiçbir yere ait değilse, dünyanın vatandaşı olamaz ve çevreden bağımsız yaşamasıyla kimlik kazanamaz.” (Schulz, 2000.)

İlk Çağlardan bugüne varoluşumuz ve kimliğimizle bağdaştırdığımız mekân, sahip olduğumuz bütün düşünce biçimlerini aktardığımız bir alan olmuştur. Mimarlık tarihi boyunca her toplum için en öncül uğraşın “ev” olması bundandır. Evler sadece fiziksel değil aynı zamanda psikolojik de birer sığınaktır. Mekân bir ilintiler/ilişkiler bütünüdür. Mekânın kendisi, içeriği, dışarısı yani duvarlar, katmanlar, kullanıcı özne, aydınlatma, semboller, kokular vb. aklınıza gelebilecek her şeyin bir arada var olabilme olasılıklarının düzenidir. “Tanımlanmış bir boşluk” ve onun kavranabilmesidir (Rasmussen). Bu tanımlı boşluk, yani mekân kavramının maddesel ifadesi de mimaridir. Mimarlıktaki gelişmeler, mekân ve insan arasındaki ilişkilerin ve gerilimlerin belirsizliğinden doğar. Mekânsal organizasyonlar insanların gereksinimleri için oluşturulur. Onlar dışarıdan bakmak için değil, içinde yaşanmak içindir. Bu yüzden F. L. Wright “Mimari, biçim haline gelmiş yaşamdır.” der. Mimarların mekân ile kurdukları algısal ilişkideki beklenti, algılayan kişinin dikkatini yönlendirme eylemi ile bağlantılıdır ve kullanıcının, mekâna katılımından itibaren, algısı isteyerek veya istem dışı harekete geçmektedir. Çünkü mekân, algılamalar üzerine kuruludur ve deneyimler doğrultusunda çözümlenebilir.

Bundan dolayı insanoğlunun varlığı devam ettikçe mekanlara yüklediği anlamlar, bunların temsilleri ve sonsuz yaratım olasılıkları da devam edecektir.

REFERENCES / KAYNAKÇA

Altan, İ., “Mimarlıkta Mekân Kavramı”, “Mimarlık ve Şehircilikte Mekân”, YÜ Yerleşme ve Mimarlık Bilimleri ve Araştırma Merkezi, 1992.

Altan, İ. 1993. Mimarlıkta Mekan Kavramı. İstanbul Üniversitesi Psikoloji Çalışmaları Dergisi, 19(1):78-88.

Aslan, F. Aslan, E. Atik, A. (2015). İç mekanda algı. İnönü Üniversitesi Sanat ve Tasarım Dergisi. Cilt:5, Sayı:11, 139-151 ss.


Aytaç, Ö . (2013). Kent Mekânları ve Kimlik/Farklılık Sorunu . İDEALKENT , 4 (9) , 138-169 . Retrieved from https://dergipark.org.tr/tr/pub/idealkent/issue/36682/417577

Göler, S. 2009. Biçim, Renk, Malzeme, Doku ve Işığın Mekân Algısına Etkisi. Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Mimar Sinan G.S.Ü. Fen Bilimleri Enstitüsü, İstanbul.

Hasol, D. 1990. Ansiklopedik Mimarlık Sözlüğü, Yem Yayın, İstanbul.

Heidegger, M. (2018),Varlık ve Zaman, çev. K. Ökten, Alfa Basım Yayınevi, İstanbul.

Norberg- Schulz, C.(1971), Existence Space & Architecture, Studio Vista,London.

Pallasmaa, J.(2011), Tenin Gözleri- Mimarlık ve Duyular, çev. A. U. Kılıç,Yem yayın, İstanbul.

Rasmussen, S. E.(2010), Yaşayan Mimari, Remzi Kitabevi, İstanbul.

Stanek, L 2012, ‘Architecture as Space, Again? Notes on the Spatial Turn‘, Le Journal Speciale’Z, vol. 4, pp. 48-53.

Usta, G . (2020). MEKAN VE YER KAVRAMLARININ ANLAMSAL AÇIDAN İRDELENMESİ . The Turkish Online Journal of Design Art and Communication , 10 (1) , 25-30.

Wright, F.L.(1991), “Genç Mimarlık” , 20 yy. Mimarisinde Program ve Manifestolar, çev. Y. Sevinç, Ş.V. Mimarlık Vakfı yayını, İstanbul.

Published by spacenarratives

Hello! I am an architect and sociology student who trying to find what space is and what it make us feel. Here I am thinking of collecting my research and ideas on the city, architecture, space, perceptions, excursions and observations. Like everywhere else, this is a space I've created to improve myself, so I really care about your feedbacks. Thank you!

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

Create your website with WordPress.com
Get started
%d bloggers like this: